Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Suriye’de yapılmak isteneni anlamak için -biz işimizi garantiye alalım hikâyeyi en baştan anlatalım istedik ama- aslında hiç öyle üç gündür yaptığımız gibi tarihi tanıklar, kanıtlar sunmaya da gerek yok; Irak’ta olup bitene bakmak bile kâfi...
Bülent Esinoğlu’nun ifade biçimiyle “Amerika Irak’ta kaybettiğini Suriye’de kazanma yoluna gidiyor” bugünlerde...
ILIMLI İSLAM DEFO VERDİ
Önce hep birlikte şu sorunun cevabını arayalım:
ABD Irak’ta ne kaybetti?
İtibar, güven, asker...
Hepsi tabii...
Ama en önemlisi kendisi için hayati değerde olan taktik savaşını kaybetti. Dünyaya yeniden nizam verme projelerinin seri üretimine geçen “think-thank tezgahları”nın iddialı ürünü “Ilımlı İslam” defo verdi.
Nitekim hanidir okyanus ötesinin Irak’la ilgili yegane derdi, “o bataklıktan nasıl kurtuluruz” dan ibaretti.
Kazananı mı soruyorsunuz?
Üç parçaya bölünmüş haldeki Irak da değil tabii...
ABD açısından trajik bir son ama Irak’ta kurmayı planladığı sözde demokrasi kulelerinin yerine, İran’ın “anti-emperyalist” kalesine yeni bir burç eklendi!
HAZAR’DAN AKDENİZ’E TEK CEPHE
Enerji havzalarının denetimi, Çin’e uzanan enerji ticareti güzergahını kontrol altına almak ve elbette buradaki petrol rezervlerine sahip olmak için ABD’nin Irak’ı teslim alması gerekliydi. Ama biliyordu ki İran orada var olduğu sürece, bir “Demokles’in kılıcı” gibi sallanıp duracak hakimiyetinin üzerinde.
Daha önce “Facebook Devrimi” ni denemiş ancak İran’a sızma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Elinde kalan tek şansı vardı; İran’ı izole etmek, müttefikleriyle irtibatını kesmek...
Irak ABD için bu planı uygulayabileceği en doğru adresti.
Çünkü Suriye İran’ın bölgedeki “stratejik ortağı” ydı. İki ülke arasındaki işbirliği son 30 yıldır neredeyse kesintisiz devam etmişti. Suriye ’nin dış politikasındaki “pragmatik” yaklaşımlarına rağmen, ABD ile en yakınlaştığı dönemde bile İran’a sırtını dönmeyişi, işgalciler açısından tedirginlik vericiydi. İsrail konusuna İran’la aynı pencereden bakan, İran-Irak savaşında da -bütün Arap dünyası ve Batılı ülkelere rağmen- İran’ın yanında yer alan bir Suriye figürü, bu tiyatroda ihtiyaç duyulan son şeydi! Hele de, Lübnan’ın da bu iki ülkeye eklenmesiyle Amerikan karşıtlığının Hazar’dan Akdeniz’e uzanan geniş bir hat/set oluşturduğu şu günlerde!
ABD, Irak’ı ele geçirebilirse otomatikman bu “hat” tı delmiş olacaktı.
Olamadı!
Irak’ta geçirdiği 10 yılın sonunda ABD’nin elindeki, yine çok trajiktir ki, bir adet “Şii Irak Hükümeti” !
***
Irak’ta Saddam Hüseyin’i arkasından vurarak ABD ile işbirliği yapan “generaller” in neredeyse tamamı Sünni’ydi, ancak iktidarda olmalarına karşın Sünniler sayısal çoğunluğa sahip değildi.
Emperyalizmin değişmeyen biricik kuklaları ise Ilımlı İslam fikrine herkesten daha uzak olan Şafii peşmergelerdi...
ABD’nin Irak’taki egemenliğinin yolu nüfusun yüzde 65’lik kesimine denk gelen Şiilerden geçiyordu. Devşirme politikasının yol haritası belli olmuştu:
Sünnilik üzerinde tasarlanan Ilımlı İslam Projesi, burada yeniden formatlanmalı ve Ilımlı Şiilik için çalışılmalıydı. Çalışıldı da...
ABD en yakın işbirlikçilerini, Saddam Hüseyin’in Sünni askerlerini ya hapishanelere ya da darağacına gönderdi. Peşinden de Arap ve Fars Şiiliğini çatıştırmayı denedi...
Necef ile Kum rekabetini gündeme getirdi.
Ancak Paul Bremer gibi isimlerin Necef gibi kutsal kentlerde “adamım gelsin” sevdasıyla başvurduğu “seçim iptali” girişimleri Şiilere biat ettirme planının geri tepmesiyle sona erdi. ABD, Şiilerin anlaşmaya hazırken yerine getirmediği birçok talebini, uzun süren direnişten sonra “silah zoruyla” kabul etti. Öldürülen her Şii lider, bombalanan her kutsal mekan, ABD ordusuna “kurşun” olarak dönüyor, Mehdi Ordusu işgalcilere ağır kayıplar verdiriyordu.
YENİ VİETNAM KORKUSU
Şii direnişinin Irak’ta yeni bir Vietnam yaratmak üzere olduğunu gören ABD, çareyi “güvenli bir limana çekilmekte” , Sünni siyaseti devreye sokmakta buldu. Tıpkı bugün Suriye’de olduğu gibi bu görev o gün de Türkiye’ye verildi. AKP, Irak İslami Birliği lideri Tarık Haşimi üzerinden Irak’a rejim ihracına çalışırken, ülkeden acı bir feryat yükseldi:
“Seçim yoluyla iktidarı ele geçirme şansı” yakalayan Şiilerle, Saddam’dan dolayı kendilerini “ülkenin sahibi” gören ve “geri almak” için katilleriyle uzlaşmaya hazır Sünniler silahlarını birbirlerine yöneltmişti. Artık Irak’ta her gün bir camide, bir türbede bombalar patlıyor, Müslümanlar birbirlerini katlediyordu...
ABD’nin yarattığı “kaos” kontrollü olmaktan çıkmıştı; fotoğraf ilk bakışta tam da istediği gibiymiş, Irak’a girerken yanaşmayı denediği Şiileri iktidara getirmiş ve Anayasa da işbirlikçisi Kürtlerin talepleri doğrultusunda gerçekleşmiş gibi görünse de kazın ayağı öyle değildi.
Bir kere işgalden önce “laik bir devlet” olan Irak şimdi resmi olarak “din devleti” haline gelmişti. Irak Anayasası da Şiilerin ve Şafii Kürtlerin istediği gibi şekillendi... Bu Ilımlı İslam’ın iflas belgesiydi.
Maliki yönetiminin Tahran’la ilişkilerinin, İran muhalifi grupları ülke dışına çıkaracak kadar iyi olmasının Amerikalılardaki karşılığı da tam bir soğuk duş etkisiydi...
Suriye işte bu büyük yaraya merhem olabilecek tek ülkeydi...
Nusayri Esad’ın iktidarını devirmek, ABD için Irak’ta dolandığı çarşaftan çıkabilmesi için zaruriydi.
BAK POSTACI GELİYOR
“İmparatorluk bakiyesi” deyince bütün yağları eriyen iktidar sağ olsun; ABD, Bağdat’tan dönen yanlış hesabı Şam’daki adresine teslim edecek postacıyı bulmakta hiç zorlanmadı.
O, bu görev için biçilmiş kaftandı:
BOP Eş Başkanı...
Kendi ülkesinde değil inşa ettiği rejime, derelerine kurulmak istenen santrallere karşı çıkanları bile coptan geçiren Eş Başkan, Suriye liderine “çekil zalim” derken koruduğu kimdi gerçekte?
Mazlum Suriye halkı mı?
Yoksa “model ortağı” nın çıkarları mı?
Yahut, Suriye’de “iktidar” ın değil de “Nusayri iktidar” ın değişmesi neden bu kadar elzemdi?
Çünkü Nusayrilerin iktidarı döneminde, konjonktürel kimi açılımlar dışında Suriye’nin yeri her defasında ABD’nin ne yanı olmuştu, ne yöresi...
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin en önemli müttefiki olan bu ülke ABD’nin “teröre destek veren ülkeler” listesinin demirbaşı gibiydi...
SSCB’nin dağılmasından sonra iki ülke arasındaki ilişkinin en iyi hali “işbirliğini dışlamayan gerginlik” diye nitelenebilirdi.
Obama ile başlayan “yeni dönem” de sözüm ona buzlar eriyordu... Esad, Obama’yı ilk kutlayan liderlerden biri olmakla kalmıyor, ABD’nin Orta Doğu’daki “hakemliğini” de benimsediğini açıklıyordu.
ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör John Kerry Suriye’den beklentilerinin adını koyarken şöyle diyordu:
“Gerçek işbirliği.”
Ama...
Suriye’nin, ABD’nin “hakem” liğine onay verirken çektiği “teslim bayrağı” değildi.
Mesela ABD’ye rağmen İran’a sırtını dönmeyecekti...
Mesela Lübnan’da emperyalizmin değil, kendi devletinin menfaati uyarınca bir yapıya destek verecekti... Mesela sırf ABD’ye sırtını sıvazlatmak için İsrail’le olan sorunlarını sümen altı etmeyecekti...
Velhasıl Suriye, ORSAM’dan Oytun Orhun’un dediği gibi “ABD açısından hem sorunun hem de çözümün merkezindeydi...”
Dişleri sökülmüş bir aslan gibi
MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Mustafa Erdem uyarıyor:
“Etnik ve dini ayrışmanın Suriye’nin bütünlüğü açısından ayrı bir değeri, uluslararası konjonktür açısından ayrı bir değeri vardır. Bölgedeki unsurların kendi içinde çatışması İsrail’e yarar sağlayacaktır. Sadece Şiiler değil hiçbir İslam anlayışı İsrail’in bölgede güçlü olmasını arzu etmez. Bir Müslüman ülkenin İran’ın güç kazanacağından hareketle, Şiilere karşı İsrail’in yanınd